![]()
27 Mayıs 2007 Pazar
Ateizm nedir?
Ateizm Tanrının "varolmadığına inanmak" demek değildir. Tanrının "varolduğuna inanmamak" demektir. Bu noktaya dikkat ediniz, çünkü bu önemli bir fark. Ateizm bir "inanç" değildir. Fazladan bir açıklama, yada bir öneri sunmaz ateizm. Ateizm yalnızca, belli bir inancın yokluğu demektir.
Ateizmin çeşitleri var mıdır?
Pozitif ateizm ise, Tanrı'nın varolmasını mümkün görmez. (Bunu, Tanrı kavramının geçerli bir şekilde tanımlanmadığı, içinde çelişkiler taşıdığı veya absürd olduğu, vs. gibi gerekçelere dayanarak yapar).
Yani negatif ateizmde bir iddia yoktur, sadece bir red vardır. Pozitif ateizmde ise hem bir red, hem de bir karşıt iddia vardır. Daha anlaşılır bir dille ifade edilirse, negatif ateist Tanrı kavramına "Varolabilir, fakat varolduğu kanıtlanmadığı sürece bu iddiayı kabul edemem" şeklinde yaklaşır. Pozitif ateistin yaklaşımı ise, "Tanrı'nın varolması mümkün değildir" şeklindedir.
İkisi de sonuçta Tanrı kavramını reddetmek noktasında birleştiğinden, ateizm tanımlanırken ikisinin ortak noktası olan "Tanrı'ya olan inançsızlık" kullanılır. Çünkü bu inançsızlığın sebebi ne olursa olsun, ister delil yetersizliği, ister Tanrı kavramının anlamsızlığı veya absürdlüğü, isterse Tanrı kavramıyla hiç karşılaşmamış olmak olsun, hepsinin ortak noktası kişide Tanrı inancının varolmamasıdır.
Bir de ateizmden farklı olarak, inançsızlığın başka türleri kabul edilebilecek agnostisizm, deizm ve panteizm denen düşünceler vardır.
Agnostisizm :
Tanrının ne varolduğuna ne de yok olduğuna inanmak için yeterince kanıt olmadığını, dolayısıyla bu konuda bir karar verilemeyeceğini söyler. Fakat agnostisizmin "teist agnostisizm" ve "ateist agnostisizm" olarak ikiye ayrılabileceğini söyleyen uzmanlar da vardır. Bu uzmanlara göre, teist agnostikler Tanrıya inanmak için yeterince kanıt olmadığını kabul etmekle beraber yine de Tanrıya inanmayı tercih ederken, ateist agnostikler Tanrıya inanmamayı seçer. Bu şekliyle ateist agnostisizm "zayıf" ateizm haline dönüşmektedir.
Deizm:
Deizm, evrenin bir yaratıcısı olduğunu kabul etmekle beraber, dinlerin ilahi olduğunu kabul etmez. Deizmin bakış açısına göre, Tanrı başlangıçta evreni yaratmış ve sonra işleyişine karışmamıştır. Dinler ilahi değil, insan yapısıdır.
Panteizm :
Bir de panteizm denen bir düşünce vardır ki, içinde Tanrı adı verilen bir kavram içermekle beraber, daha çok din dışı bir bakış açısı olduğu söylenebilir. Panteizme göre, Tanrı evrenin "tüm"ü, "bütün"üdür. Varolan her şey Tanrı'nın bir parçasıdır. Bu düşünce, Tanrı'yı doğaüstü bir metafizik kavram olmaktan çıkarıp, doğanın içine sokarak dinlerdeki tipik "Kişi Tanrı" anlayışından uzaklaşmaktadır.
Ateizm evreni açıklamaya çalışan bir felsefi akım mıdır?
Fakat ateistlerin büyük çoğunluğu bilimsel/materyalist dünya görüşüne sahip kişilerdir ve dünya ve evren açıklamaları konusunda çağdaş bilimin bulgularını kullanırlar. Dolayısıyla temel felsefi sorulara bilimin cevap verebildiği ölçüde cevap verirler. Başka bir ifadeyle, ateistler evrenin kökeni, canlılığın ortaya çıkışı, hayatın anlamı gibi temel felsefi konularda verilmesi gereken cevapları bilime havale etmişlerdir.
Neden ateist olunur?
Dünyaya kızgın olduğu için veya Tanrıdan nefret ettiği için ateist olmak ise sanılanın aksine çoğu ateist için geçerli değildir. Bu tür sebepler Tanrı konusunda kafa yorup araştırma yapmak için birer motivasyon kaynağı olabilirken, iddia edilenin aksine, Tanrı kavramının reddi için kullanılan sebepler değillerdir. Nitekim bir ateist dinin dünyaya zarar verdiğini düşündüğü için çevresindeki din figürlerinden ve dinsel düşünceyi temsil eden kavram ve kişilerden hoşlanmıyor olabilir. Fakat bir insan varlığına inanmadığı bir şeyden nefret edemez.
Ateist ahlak var mıdır?
Hatta teizmin dünyada genel olarak ateizmden daha fazla ahlaksızlığa sebep olduğu fikri ateistler arasında yaygındır.
Bizi Tanrı yaratmadıysa kim yarattı?
Bu soruyu soran kişilerin zihninde evren için yaratılması dışında düşünülebilecek başka bir seçenek olmamasının ve bu kişilerin yaratılma fikrini bu kadar doğal görmelerinin tek sebebi çocukluklarından beri yaratılma fikrine alıştırılmış olmalarıdır. Halbuki yaratılma (yoktan var edilme), çok alışılmışın dışında bir fikirdir. Kolay akla gelecek ve mantıklı bir şey değildir. Nitekim bu yüzden insanlığın düşünce tarihinde, "yaratılma" kavramı nispeten yeni bir kavramdır. (Birkaç bin yıllık). Ondan önce, daha çok "Bir şeyden başka bir şeye dönüşme" vardır eski mitolojilerde ve inançlarda. Çünkü bir şeyin yoktan ortaya çıkması pek kolay akla gelebilecek bir varsayım değildir.
Bu konuda teistler tarafından sorulabilecek doğru soru ;Evren nasıl ortaya çıktı? sorusu bile değildir. Çünkü bu da evrenin önce yok, sonra var olduğunu kabul ediyor. Doğru soru Evren hep var mıydı, yoksa sonradan mı ortaya çıkmıştır? sorusudur. Çıktıysa nasıl ve neden? diye soru devam ettirilebilir. Ayrıca Evrende neden hayat vardır? sorusu da bunlara eklenebilir. Ki bu soruların bir kısmı bilimin (kozmoloji ve teorik fizik) alanına girmektedir. Girmeyen kısmı için ise dünya üzerinde hiç kimse güvenilir bir yargıda bulunamaz.
Varlığın kökeni nedir?
Eğer dinler yanlışsa niye bu kadar çok kişi inanıyor?
Cennet, cehennem, Allah, Şeytan, Adem, Havva fikirlerine dayalı bu inanç sisteminin bu kadar yaygınlaşmasının sebebi odur. Fakat, "Neden tüm toplumların şu ya da bu şekilde bir dini vardır ve neden tümü doğaüstü güçlere, ruhlara, Tanrı ya da tanrılara inanır?" diye sorulursa, o zaman cevap değişir.
Bunun sebebi dünyanın neresinde doğarsa doğsun, tüm insanların aslında bu evren denen bilinmezde aciz oluşu. Neden varolduğumuzu bilmiyoruz. Hayattaki amacımızı bilmiyoruz. Hayatta bir amacımız olup olmadığını bile bilmiyoruz. Kökenimizi zaten bilmiyoruz. Hele de geleceğimizi, ölümü ve ölümden sonrasını hiç bilmiyoruz. Dolayısıyla bu kadar boşluk içindeki bireyleri bir araya getirebilmek, bir amaç etrafında toplayabilmek ve onlara hayatta sağ kalıp bir şeyler yaratma ve bir şeyler başarma mücadelesinin içine çekebilmek için fikirsel olarak tutunacakları dallar göstermek gerekiyordu. Bazı ruhani liderler ve karizmatik toplum önderleri de insanlara bu tür gerekçeler verdiler. İşte dinler bundan ibarettir diyebiliriz.
Bu başka işlere de yaradı toplumda. Çünkü din öyle bir kontrol mekanizmasıdır ki, normalde bir amaç etrafında toplanamayacak binlerce değişik kişi ve karakteri kontrol etme imkanı veriyor. Dünya nimetlerinin haksız bölüşümünü de insanların kolay kabul etmelerini sağlayacak bir psikolojik kontrol mekanizmasıdır din örneğin. Bu amaç için idealler zaten. Hatta bazılarına göre dinlerin ortaya çıkış sebebi de odur, yeryüzündeki tek fonksiyonları da.
Öbür dünya yoksa ölünce ne olacağız?
Ruh bedenle birlikte ölecek. Çünkü ruh günümüzün çağdaş bilimsel yorumuna göre beyin dediğimiz organın duygular, hafıza, akıl yürütme ve karar verme gibi bazı fonksiyonlarına verdiğimiz isimdir. Dolayısıyla, vücudu bir makine gibi düşünürsek, bu makine işlemez hale geldiğinde fonksiyonları da duracak. Artık hissetmeyeceğiz, bilinçli olmayacağız, hiçbir şeyin farkında olmayacağız. Çünkü bunu sağlayan organımız çalışmıyor olacak.
Ruhun bedenden bağımsız olduğunu iddia eden hiçbir din ya da ruhsal inanç, örneğin neden içki içince hafızada ve zihinsel yeteneklerde azalma olduğunu tutarlı bir şekilde açıklayamaz. (İçki içmek gibi fiziksel bir etki ya da kişinin kafasını bir yere çarpması, nasıl ruh denen bedenden bağımsız bir varlığı etkiler konusu geçtiğimiz yüzyıllarda filozofları çok düşündürmüştür ve ruhu bedenden bağımsız gören hiçbir düşünce sistemi bu işin içinden tutarlı bir biçimde çıkamamıştır). Bunu bilim açıklar, çünkü bilim ruha atfedilen özelliklerin insan beyninin fonksiyonu olduğunu söyler.
Big Bang teorisi yaratılışı ve Tanrı'nın varlığını desteklemiyor mu?
Ayrıca bu model yaratılışçı bir evren açıklaması gerektirmez. Bilimde, (teorik fizikte) big bang'in neden meydana gelmiş olabileceği ile ilgili de pek çok açıklama vardır. Bunların pek çoğu da bir sebebin varlığını gerektirmez.
Bunlara bir örnek verecek olursak, ünlü fizikçi Stephan Hawking'in Başlangıcı olmayan evren modelini düşünebiliriz. Bu fikre göre evren kendi üzerine kapanan bir kapalı çevrim oluşturur (aynen iki boyutlu bir düzlemin üçüncü boyutta katlanarak bir küre haline getirilebilmesi gibi). Böyle bir modelde evrenin başlangıcını aramak anlamsız olmaktadır, çünkü Stephan Hawking'in kendi verdiği bir örneğe göre böyle bir evrende big bang'e neyin sebep olduğunu sormak, dünya üzerinde Kuzey kutbunun 5 km kuzeyinde ne vardır? sorusunu sormaya benzer. Yani anlamsızdır.
Fakat bu noktalar bir yana, big bang modelinde sözü edilen şeyle, dinlerin yaratılış açıklamaları arasında hiçbir alaka yoktur. Big bang modelinde evren bir noktadan genişleyerek varolur ama evrene yayılan maddenin nereden geldiği konusunda bir yorum yapılmaz. Bu konuda yorum yapan başka fikirler varolmakla birlikte, bu konuda bağlayıcı bir sonuç yoktur. Dinlerin yaratılış hikayesinde ise Tanrı evreni 6 günde yaratmıştır ve yoktan var etmiştir . Neden bu işin 6 gün aldığı konusu bir yana, bu web sayfasındaki diğer yazıları okursanız, alıntı yapılmış çeşitli ayetlerden göreceksiniz ki, kutsal kitaplardaki yaratılış hikayesiyle, modern bilimdeki big bang teorisinin hiçbir ilgisi yoktur.
Ateizm de bir din sayılmaz mı?
Ateizm, herhangi bir felsefi soruya cevap verme gayesindeki bir düşünce biçimi değildir. Ateizm, bir düşünce biçimi, inanç sistemi veya felsefi akım değildir. Ateizm, yalnızca, Tanrı'nın varlığını reddetmek demektir.
Dinden bahsedilebilmesi için ortada inanç olması gerekir. İnanç tanımı gereği kesin bir bilginin olmadığı durumda mümkün olabilecek bir şeydir. bir şey ya bilinir, ya da bilinmiyorsan o konuda bir şeye inanılır. Ya da bilemeyeceği kabul edilip bir şeye inanılmaz. Ateizm bu sonuncusunu yapar. Dolayısıyla ateizm bir inanç değildir, bir inançsızlığın adıdır.
Evrende düzen var, canlılık var. Bu düzen nasıl kendiliğinden ortaya çıkabilir? Evren nasıl sahipsiz olabilir?
1) Bütünü kaotik olan sistemlerin bile kurallara uyan (düzenli) alt parçalarının olabildiği saptanmış. Evrenin daha üst bir kaosun düzenli bir alt parçası olması teorik olarak mümkün.
2) Evren düzenlidir, doğru, ama düzenin ille de bir zekadan çıkması gerektiği mantıksal olarak gösterilemez. hiç kimse düzenin ille de zeka gerektirdiğini mantıksal olarak kanıtlayamaz. Bize düzen zeka gerektirirmiş gibi geliyor olsa da, bu pekala günlük düşünce alışkanlıklarımızdan ve şartlanmalarımızdan kaynaklanıyor olabilir. Şartlanmalarımızın bizi yanılttığı durum bilimde az değildir ve bir şeyin bize "öyleymiş gibi" geliyor olması hiçbir zaman bir bilimsel kanıt değildir.
3) Evrendeki düzenin zeka gerektirdiği kabul edilse bile, bu zekanın belli bir dinin, ya da açıklamanın önerdiği zeka olması şart değildir. Bu zeka birden fazla olabilir, çok değişik formlarda olabilir, vs.
Ayrıca, "Evrenin bir sebebi olmalı" demek, bu sebep Tanrı olmalıdır demek değildir. Kısacası, teist kesim ne yaparsa yapsın düzen akıl yürütmesinden giderek hipotezlerini kanıtlayamaz.
Eğer bir sonucu, bir öncül önermeden doğrudan dedektif akıl yürütmeyle çıkaramıyorsam, o önerme a apriori doğru değildir, dolayısıyla kanıt gerektirir. Yani "Düzen=Zeka" gibi bir denklemi mantıksal olarak yazamıyorsam, ya da başka bir ifadeyle, "zeka" denen kavramı "düzen" denen kavramın tanımının içinden çıkaramıyorsam, bu zekanın mantıksal olarak düzenden doğrudan çıkarılamayacağını gösterir. Dolayısıyla, ortada bir kanıtlama yükümlülüğü vardır. Düzenin zeka gerektirdiğini söyleyenlerin sırtına binen bir kanıtlama yükümlülüğü.
"Başka nasıl olacak ki?" demeyin. Bir şeyi sizin zihniniz göremiyorsa, bu onun olamayacağı anlamına gelmez. İnsan zihni örneklere göre işler ve örneğini görmediği bir şeyi kavramakta güçlük çeker. Teist de, zekadan çıkmamış bir düzeni günlük hayatımızda pek görmediğimiz için, bunun aksinin olamayacağını düşünür.
Bu yüzden günümüzde bilim adamları daha dikkatliler. İyi bir bilimsel yöntem geliştirmişler ve bir şey eğer öncülünden mantıksal olarak dedektif bir akıl yürütmeyle çıkarılamıyorsa, bu şey doğru kabul edilemez, kanıt gerektiren hipotezler listesine eklenir. Düzenin zekadan çıkıp çıkmaması konusunda olduğu gibi.
Her şeyin bir sebebi olduğuna göre, ilk şeyin sebebi Tanrı olmak zorunda değil midir?
Niye bu kadar çok bilim adamı dinsizdir?
Bu yüzden bilimin yöntemiyle ilgili kafa yoran bilim adamları bu konularda önlemler alma gereği duymuşlar ve örneğin "yanlışlanabilirlik" gibi kavramlar geliştirmişlerdir. Bir bilginin "yanlışlanabilir" olması, yanlışsa yanlışlığının ortaya çıkarılabilir olması demektir. Örneğin "Dışarıda yağmur yağıyor" yanlışlanabilir bir önermedir, çünkü eğer yanlışsa, yani dışarıda yağmur yağmıyorsa, bunu anlamak için pencereden bakmak yeterlidir. Fakat örneğin "Ölümden sonra hayat vardır" önermesi yanlışlanabilir değildir. Çünkü eğer yanlışsa, bunu ortaya çıkarmak mümkün değildir. Dolayısıyla bu bilimsel bir önerme değildir. Bugün artık herhangi bir iddiayı bilimde bu ve buna benzer yöntemlerle test edip, bilimsel olup olmadığına karar vermek mümkündür.
Dinlerin iddiaları arasında ise yanlışlanabilir olanlar çok azdır ve onların da bir kısmı yanlışlanmıştır.
Din ile bilim arasındaki bir başka fark, dinde yargıların testten önce, bilimde ise testten sonra, testin sonucuna göre verilmesidir. Dinde doğrular baştan bellidir. Testin sonucu bu doğrulara göre yorumlanır. Bilimde ise test, doğruya ulaşmak için kullanılır.
Dolayısıyla, bilim ile din arasında, yöntem açısından da çok önemli bir fark vardır.
Günümüzde bilim denen uğraşın en öncelikli aktivitesi "bilgi üretimi" değil, üretilen bilginin "testi" ve "doğrulanması"dır. Bir şeyi kanıtlayamıyorsanız, size ne kadar doğruymuş gibi gelse de bu bilginin bilimsel bir değeri yoktur.
Dinlerde de eksik olan nokta budur. Dinde çok fazla kabul yapmak zorundadır insan. "İman" denen kavram, "kalp gözü" ya da "gönül gözü" denen kavramlar, zaten bu " kanıtlamadan inanma" aktivitesinin başka isimleridir. Dinlerin "dogmatik" olduğunu söylerken kastedilen de budur.
Bu yüzden İslam'ın veya herhangi bir dinin bilimle bağdaşması mümkün değildir. Çünkü bilimle din, yöntem olarak birebirlerinin neredeyse tamamen zıttı dır. Peygamber veya din adamlarının bilimi teşvik etmesi bu gerçeği değiştirmez, onlar yalnızca meseleyi kavramadaki yetersizlikleri yüzünden teorik olarak mümkün olmayacak bir şeyi istemektedirler. Yani bilimle bağdaşmayan bir şeyden bilim üretmesini.
Bir şeyin varolmadığı nasıl söylenebilir?
Noel baba var mıdır?
Masallardaki 7 başlı ejderha ve kaf dağının ardındaki dev var mıdır?
Ya da kanatlı at, veya anka kuşu?
Ya da Süpermen, batman?
Bu tür örnekler çoğaltılabilir. Öyle bazı olasılıklar akla gelebilir ki, varolmaları ihtimaline karşılık büyük önlemler almak, hayatımızı ve yaşam tarzımızı kökünden değiştirmek gerekir. Bunu kimse yapmadığına göre, bir şeyin yok olduğu nasıl kanıtlanabilir sorusunu soran kişiler de dahil olmak üzere herkes bazı şeylerin varolmadığı kabulü altında yaşar.
Ya görünmez insanlar varsa ve beni izliyorlarsa deyip, yalnızken soyunmamazlık etmez.
Ya atmosferi zehirleyen gazlar veya virüsler varsa deyip devamlı gaz maskesiyle dolaşmaya kalkmaz.
Devamlı kendisini gizli servisten birilerinin takip ettiğine ve yakaladıkları anda işkence edeceklerine inanıp, buna göre yolunu veya bulunduğu yerleri sürekli değiştirmeye kalkmaz.
Bunları neden yapmaz? Çünkü bir şeyin varolmasının mümkün olması varolduğu anlamına gelmediği gibi, varolduğunu kabul etmemiz veya farz etmemiz anlamına da gelmez.
Her insan, ancak varlığına dair delil olan şeylerin varolma ihtimallerini ciddiye alır. Varolduklarına dair delil olmayan şeyleri ise yok kabul eder.
Bir şeyin varolmadığını kabul etmek için, varolmadığını kanıtlamak şart değildir.
Evrenin her noktasını araştırmadan bir şeyin varolmadığı nasıl söylenebilir?
Sınırı çizili, gözlem altına alınabilecek bir yer ya da bölge için, o bölgeyle alakalı olan tanımlanmış kavramların varolup varolmadığı söylenebilir.
Dünya gezegeninde şehirden şehire uçup, zor durumda kalan insanlara yardım eden bir "Süpermen" yoktur. Evrenin bir yerlerinde bir Süpermen'in olma ihtimali yüzde sıfır olmamasına rağmen, bizim ilgilendiğimiz anlamda bir Süpermen, (bizim hayatlarımıza karışan, hayatımızın ve gezegenimizin bir parçası olan) yoktur.
Dolayısıyla, eğer uygun gerekçelerimiz varsa, en azından hayatlarımıza karışan, ve kitap, peygamber gönderen bir Tanrı'nın varolmadığını teorik olarak söylemek mümkündür.
Ayrıca, evrensel bazı prensipler olduğundan, örneğin mantık ilkeleri gibi, bunlarla çelişen, örneğin tanımında bile paradokslar olan bir varlığın da, evrenin tamamını dolaşmaya gerek kalmadan varolmayacağını söyleyebiliriz.
Fakat bu iki kritere de uymayan, yani bazı evrensel ilkeleri çiğnemeyen (bu yüzden de yokluğu "a apriori" olarak bilinemeyecek olan) veya hayatımıza karışmamasına rağmen evrenin bir yerlerinde varolan bir Tanrı fikrinin ise varolmadığı kanıtlanamaz.
Sonsuz güçlü olmayan, ezeli ve ebedi olmayan, fakat bu evrenin varolmasından sorumlu, dünyaya da hiç karışmamış bir varlık olarak tanımlıyorsanız Tanrı'yı, o zaman varolmadığı kanıtlanamaz.
Fakat bu tür kavramların bile, varolduklarını düşünmemiz için bir sebep ortaya çıkana kadar yok kabul edilmeleri mantık gereğidir. Yoksa, yukarıdaki soruda bahsettiğimiz paranoid düşüncelerle başa çıkamayız.
Tasarlanmış olduğu açık olan bu evrene bakıp da Tanrıya inanmamak çok mantıksız. Nasıl inanmayabiliyorsunuz?
Her şey tesadüfle nasıl açıklanabilir?
Bilim hayatın tesadüf eseri olduğunu söylemez. Bilimin böyle söylediğini düşünmek sadece inançlı kesimden bazı kişilerin saplantısıdır. Bu saplantının da sorumlusu yaratılışçı fikirlerin propagandasını yapan kesimin (Harun Yahya, vs.) yanıltıcı beyanlarıdır.
Hayat mevcut doğa yasalarının zorunlu bir sonucudur. Şartların uygun olduğu bir ortamda, evrendeki mevcut fizik ve kimya yasaları hayata yol açacaktır. Çeşitliliğin bu kadar fazla olduğu bir evrende ise buna uygun ortamlar şurada veya burada mevcut olacaktır. Asıl soru, evren neden böyle yasalara sahiptir sorusudur. (Yani bazı yerlerde hayatın oluşumuna yol açan yasalar). Bunun ise cevabı verilemez. Çünkü kimsenin elinde bu sorunun cevabını vermeye yetecek kadar veri yoktur. Verilebilecek tüm cevaplar spekülasyon olmaya mahkumdur. Fakat spekülasyon da olsa, bir cevap vermeye kalkarsak, bunun bir olası cevabı, yaşamın altında bir tür zeka arayan bir cevap olabilir elbette. Bu ihtimal dışı değildir. Fakat gerek bu zekanın ne olduğu, neye benzediği, kaç tane olduğu, tek mi, yoksa birden fazla mı, ya da büyük bir uygarlığın sahip olduğu kolektif zeka mı olduğu, gerekse, özgür olup olmadığı, koşullara bağlı olup olmadığı, gücünün neye yetip yetmeyeceği, fiziksel olup olmadığı, vs. gibi noktaların hiçbiri bilinemez. Dolayısıyla, evrendeki hayatın arkasında zeka gören bir spekülasyon bile, içerdiği neredeyse sonsuz sayıdaki olasılıklar ve değişik açıklama imkanları yüzünden, bir açıklama veya "hipotez" sayılabilecek bir netlikten yoksundur. Yani ortada, bırakın dinlerin yaratılışçılık açıklamasını, doğru dürüst bir açıklama bile yoktur. Bir açıklama olsa, bu açıklamanın deney ve gözlemle doğrulanabilecek bir şey olup olmadığına bakılır ve eğer bu koşullara uyan bir açıklamaysa, bunun bir "hipotez" olduğunu söylerdik. Bu hipotezi destekleyecek çeşitli deneysel ve gözlemsel kanıtlar bulduğumuz takdirde ise, bu hipotez bir teori olurdu. Daha fazla delil buldukça da teori güçlenirdi. Fakat, ortada bırakın teori veya hipotezi, hipotez olmaya aday bir açıklama bile yoktur. Evrenin ardında bir zeka vardır demek o kadar bulanık ve netlikten yoksun bir açıklamadır ki, hipotez olup olmadığını anlamak için dikkate alınması gereken diğer koşulu incelememize gerek bile bırakmaz. (Yani açıklamanın somut delillerle desteklenir olup olmadığını). Ortada bir hipotez değil, hipotez olma netliğinden yoksun bir açıklama bile değil, fakat biraz çabayla bir açıklamaya belki dönüştürülebilecek bir "fikir" vardır sadece. Evrenin altında zeka olduğunu söylemek bundan ibarettir. Bir "fikir", ya da biraz çabayla bir açıklamaya dönüşebilecek bir "bakış açısı"dır sadece. Öte yandan, ilk anda akla gelen diğer alternatif, yani doğa yasalarının, mevcut olasılıksal imkanların sonsuz çeşitliliği arasında, belli bazı durumlarda veya ortamlarda (örneğin evrenimiz), hayata sebebiyet verebilecek yapıya sahip olmasının teorik olarak mümkünlüğü, hem net bir açıklama, hem de somut verilerle desteklenebilecek bir hipotezdir. Evrende, karşımızda açıkça evrenin oluşumundan ve bizi yaratmaktan sorumlu bir şeyler görmediğimiz sürece, gördüklerimiz, sadece bomboş uzay ve akla hayale gelmeyecek çeşitlilikte ve zenginlikte gök cisimleri olduğu sürece, bu mantıksal verilerden çıkan sonuç, veya bu verilerin desteklediği sonuç, bu bahsettiğimiz hipotezdir. Dolayısıyla bu hipotez, gözlem verileriyle bile bir miktar desteklenmiş, bu yüzden belki aslında artık "teori" mertebesine yükselmiş bir açıklama dahi kabul edilebilir. Diğer seçenek ile kıyaslandığında, bilimsel bakış açısından, evrendeki zekaya sebep olan doğa yasalarının varlığından, evrenin veya evrenlerin (ya da üst evrenlerin, varsalar) teorik çeşitliliği ve imkansal zenginliğinin sorumlu olduğunu düşünmek, kesinlikle rakipsiz bir bakış açısıdır.
Evrende hassas bir denge vardır. -Güneşin dünyadan mesafesi gibi-. Tüm bunlar evrenin ardında bir zeka olduğunu göstermiyor mu?
Evrim teorisi canlıların oluşumunu tesadüflerle açıkladığı için saçma değil midir?
Canlılar dünyasında amansız bir rekabet, acımasız bir mücadele vardır. Herhangi bir konuda daha iyi uyum sağlayan, (daha iyi gören, daha iyi uçan, eşeyli türlerde karşı cinse daha çekici gelen...) bireyler hayatta kalır, diğerleri ise yok olur gider. Bu süreçte vicdan, merhamet yoktur. Böyle bir dünyayı bir yaratıcının yarattığını, tasarladığını söylemek ise, o yaratıcının aynı zamanda merhametsiz, vicdansız, esirgemez ve bağışlamaz bir varlık olduğunu söylemekle eşdeğerdir.
Rastlantısal mutasyonların çoğu bozucu ve dolayısıyla bireyin yaşamı için zararlıdır. Bunlar oluştuğu anda gelecek kuşağa aktarılmaya fırsat bulamadan yok olur. Bunlar arasından bireyin hayatta kalmasına en ufak yararı olanlar ise, kuşaktan kuşağa aktarılarak birikir. Burada asıl belirleyici olan, şöyle ya da böyle olabilecek mutasyonlar değil, bunları eleyen koşullardır. Burada ise rastlantıya yer yoktur. Kural son derece sadedir: uyum sağlayan kalır, diğerleri yok olur.
İnsanlar bundan sadece on beş bin yıl kadar önce kurtları evcilleştirmeye başladı. Bunların yavrularından gözüne hoş gelenlerin, kendi amacına uyanların birbiriyle çiftleşmesini sağlayarak bugüne kadar yüzlerce köpek ırkını üretti. Aynı yolla, tavukları, koyunları, inekleri yabani ırklardan geliştirdi. Doğadaki eciş bücüş, tatsız, küçük meyveleri sebzeleri, bugünkü dolgun, tatlı, iri hallerine getirdi. İnsanların kuşaktan kuşağa yaptığı bu eleme, yapay seçimdir. Doğal seçim ise temelde yapay seçim gibi işler. Birkaç farkla: yapay seçilim bilinçli ve kestirme eylemlerin sonucu olduğu için yüzyıllar, bin yıllar mertebesinde sonuç verir. Doğal seçilim ise kör ve amaçsız bir süreçtir. Sonucunu milyonlarca, yüz milyonlarca, milyarlarca yılda verir.
Tüm bunları göz ardı edip, temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp, "Evrim türlerin rastlantıyla oluştuğunu iddia eder" demek, ya onulmaz bir cahillik ya da demagojik bir çarpıtmadır.